Edebiyat Sosyolojisi? Peki…

Posted: Eylül 17, 2010 in Kahverengi

André Daspre ve Louis Althusser’nin 1966 yılından La Nouvelle Critique dergisinde yayınlanan “sanat bilgisi” konusundaki mektuplarında, André Daspre “Sanat bilgisini yeri doldurulamaz yapan şey, işte, bilimsel bilgi ile yarışmaya gitmemesi, başka bir düzeyde yer almasıdır. Sanatçı, insanın düzeyinde, insanlar arasında yaşanan ilişkiler düzeyinde yer alır” diyordu. (Daspre) Daspre’nin bu deyişi, sanatçının topluma kuşbakışı bir noktada değil, bizatihi toplumun içinde, ancak yine de bireysel ilişkiler dahilinde yer aldığını göstermesi açısından anlamlıdır. Daspre’nin bu mektubu yazma gerekçesi, Althusser’nin sanat ve ideoloji hakkındaki şematik yaklaşımına ve sanatı ideolojinin basit bir uzvu olarak görmeye olan itirazıdır. Bu mektuba Althusser’nin verdiği yanıt, edebiyat sosyolojisi özelinde Daspre’nin Balzac ve Soljenitsin özelindeki saptamaları ve Macherey’in Tolstoy’un yapıtlarında Lenin’in –genel anlamda ideolojinin- izini sürmek üzere gerçekleştirdiği çalışmalara dair tespitlerini sunarken, sanatın bilgisi ile bilimsel bilgi arasındaki sınırı, şu ifadeyle çizmektedir:
Sanat (gerçek sanattan söz ediyorum, orta derecede ya da ortanın altında yapıtlardan değil) bize dar anlamda bilgi vermez, yani bilginin (modern anlamda: bilimsel bilgi) yerini tutmaz ama, onun bize verdiği şey, bilgi ile özgül bir ilişki yürütür. Bu, bir benzerlik ilişkisi değil, başkalık ilişkisidir. (Althusser)
Edebiyat ve sosyolojinin toplumsal taslaklarının örtüştüğü ya da en azından kesiştiği varsayımından hareketle, edebiyatı sosyoloji için, sosyolojiyi de edebiyat için işlevsel olarak konumlandıran bir ilişki modeli olarak ortaya çıkan Edebiyat Sosyolojisi, her iki alanın da birbirine katkıda bulunma olanağına sahip olduğu bir tasarımdır. Ancak bu türden bir tasarım, bilgileri benzer bir görünüm taşıyor olmasına rağmen, başta nesne, işlev ve metot hususlarında olmak üzere, başkalık ilişkisi içerisinde yer alan herhangi iki alanı birbirlerine karşı sorumlu oldukları önsezisiyle bir araya getirme girişiminin tüm sakıncalarını taşımaktadır.
Sosyolojinin bir bilim olarak en genel anlamdaki bilimsel nesnesini teşkil eden, birey üzerinde dış bir baskı icra etmeye muktedir olan ya da ayrıca, bireysel tezahürlerinden bağımsız, kendine özgü bir varlığı olup, belirli bir toplum çerçevesinde genellik taşıyan, sabit ya da sabit-olmayan yapma tarzı olarak tanımlanabilecek sosyolojik olgudur.(Durkheim)
Edebiyatın nesnesi ise kendi içinde dil, içerik, biçim gibi unsurları barındıran edebi yapıttır. Bu anlamda sosyolojik olguları kapsama olanağına sahip, ancak onlardan bağımsız bir görünüm sunar. Toplum çerçevesinde genellik taşıyan bu olgular içerisinde edebiyat, kültüre içkin bir alan olarak ortaya çıkmaktadır. Bu içkin durum, Escarpit’nin, edebiyatın sosyoloji için ne türden bir çalışma alanı teşkil edebileceğine dair şu ifadesinde açıkça yer almaktadır.
Edebiyat, yazarın yorumladığı şekliyle geçmiş etkileşimi yansıtan kültürel bir üründür ve okuyucuyu da etkisi altına alır. Bu ikili bağlamda, yani sosyal etkileşimin hem ürünleri hem de üzerindeki etkileri yönünden edebiyat, sosyolojik araştırmanın yerinde bir alanıdır. (Escarpit)
Michaud da aynı doğrultuda bir adım daha öteye giderek, sosyoloji için özellikle elverişli tek gözlem alanının edebiyat tarafından oluşturulabileceğini ileri sürer. (Michaud) Bu bağlamda, edebiyat sosyolojisinin, bir toplumsal olgu olarak, edebi yapıtı ele aldığını söylemek mümkündür. Ancak bu ele alış, edebi yapıtın içerik dışındaki diğer unsurlarının mekanik bilimsel bir algı sürecinin dışında kalması nedeniyle, indirgenmesi hatta göz önünde bulundurulmaması riskini de beraberinde getirmektedir. Bu noktada sosyolojik edebiyat eleştirisinin dahi, sınırı metnin bittiği noktaya yerleştiren post-modern edebiyata tarihsel denebilecek ölçüde dışarıdan bir bakış gerçekleştirmenin ötesine geçemiyor oluşu, edebiyat sosyolojisinin edebiyat ile sürdürmek istediği ilişki “taslak” temelinden koparmış olduğunu göstermektedir.
Althusser’nin çizdiği sınır ekseninde edebiyat, gerçekliğin doğrudan bir vericisi değildir. Edebiyat sosyolojisinin yapıt alt başlığında bir veri tabanı işlevi yüklenen edebi eser, bilimsel bilgiden bağımsız, işlevi kendine dönük, kendi koşullarını yaratan, Sartre’ın deyimiyle kendi kendisinin ereği olan devredir. (Sartre) Yazarı tarihsel olanın dışına çıkarmak bir yana, bilakis onu, kendisine yönelmiş olanın dışındaki işlevlerden kurtararak tarih içerisinde özgürleştiren bu devrede, yazarın kendisi toplumsal bir panaroma (İnsanlık Komedyası) ya da bir karşı panaroma (Cesur Yeni Dünya) sunma gayretini taşımadığı sürece, Althusser’nin deyimiyle anımsatma yoluyla gerçekliği görmeye sevk eden bir bilgi türünün genelleştirilmesi deneyimi eksik kalacaktır. Bir edebi tür olarak roman –başta toplumsal gerçekçi roman olmak üzere- kendi koşulları ve boyutları gereği, bu türden bir genelleştirmeye ve sosyolojik üretim alanına veri temin etmeye uyumlu bir yapı sergilemektedir. Ancak edebiyat sosyolojisinin bilimsel yatırımını yoğunlukla bu en elverişli ve görece daha az çatışmacı edebi türe çevirmiş oluşu, örneğin şiiri kaynak alarak yürütülen edebiyat sosyolojisi çalışmalarının seyrekliği ve –en çatışmacı edebi katman olarak- imgesel olanın transferinin olanaksızlığı, edebi yapıttan elde edilen verilerin, sosyolojik verilere dönüştürülmesinde bilimsel bir sürecin, bir metodun inşa edilmesinin zorluğuna işaret etmektedir. Psikanalizin rüya içeriğinde beliren ya da belirmeyen imgelerin gündelik dile ve kişisel tarih kodlarına çevrilmesi sürecinde olduğu gibi, edebiyat sosyolojisinin edebi yapıta bakışına yansıyan çağrışımlar da, edebi yapıta yaklaştıkça kesinlikten uzaklaşacaktır. (Kaldı ki psikanaliz, bir bilim olmadığını çoktan kabul etmiş ve bu sayede sahip olduğu muğlâk alan içerisinde çok daha az sorumlulukla hareket edebilecek bir konumdadır.) Edebiyat sosyolojisinin, bir bilim olma iddiasıyla ve toplumsal gerçekçi romanın adeta ayartmasıyla çıktığı yolda, edebi yapıta giderek daha çok yaklaşan bakış pratiğine verilecek en isabetli örnek, alegorik edebiyat karşısında bile alışılageldik teknik boyutların eksikliği gerekçesiyle bir adım geride durmayı seçmiş olmasıdır. (Jay)
Sonuç olarak, edebiyatın kendisinin ve dille ilişkisinin tarihsel gelişimi ile sosyolojinin günümüzdeki arayışlarını bir yana bırakarak, edebiyat sosyolojisinin, edebiyatı bir çalışma alanına dönüştürmüş oluşu, edebiyat ile sosyolojinin aynı taslak çevresinde buluştuğunun bir göstergesi kabul edilmesini olanaklı kılmakta yeterli değildir. Ancak bu edebiyatın dil ve kültürün kurucu bir öğesi olarak sosyolojik araştırma alanlarının tamamen dışında kalacağı, ya da sosyolojik çalışmaların edebiyatın toplumsal konumuna dair aydınlatıcı ve ilham verici soruşturmalar yürütmeyeceği anlamına elbette gelmemektedir. Çünkü Sartre’ın da belirttiği gibi, yazar da yapıt da son kertede tarihseldir, yazma ile okuma, sosyolojik ve tarihsel olgunun iki yüzüdür. (Sartre)

KAYNAKÇA:
Althusser, Louis–Daspre,André. “Sanat Bilgisi Konusunda İki Mektup”. La Nouvelle Critique.Paris,1966. Sanat Yazıları. Çev.Alp Tümertekin, Zühre İlkgelen.İstanbul: İthaki Yayınları,2004.
Durkheim, Emile. Sosyolojik Metodun Kuralları. Çev.Enver Aytekin.İstanbul: Sosyal Yayınları, 1994.
Escarpit, Robert. Edebiyat Sosyolojisi. Çev.Ali Türkay Yazıcı. İstanbul: Remzi Kitabevi,1968.
Jay, Martin, “Diyalektik İmgelem”.Çev.Mustafa Kemal Şan. Edebiyat Sosyolojisinin Tarihinden Basamaklar. Edebiyat Sosyolojisi. Ed.Köksal Alver.İstanbul: Hece Yayınları, 2004.
Michaud, Guy. “Bir Disiplin Olarak Edebiyat Sosyolojisinin Kurulması”. Çev.Hilmi Uçan. Edebiyat Sosyolojisi. Ed.Köksal Alver. İstanbul: Hece Yayınları, 2004.
Sartre, Jean-Paul. Edebiyat Nedir?. Çev.Bertan Onaran.İstanbul: De Yayınevi, 1967.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s